karli bir gece vakti
bir dostu uyandirmak

benim adım insanların hizasına yazılmıştır.
hergün yepyeni rüyalarla ödenebilen bir ceza bu.
keşke yağmuru çağıracak kadar güzel olmasaydım
ölüm ve acılar çatsaydı beni
düşüncem yapma çiçekler kadar gösterişli ve parlak
sözlerim ihanete varacak doğrulukta olsaydı.
anmaya gücüm yetseydi de konuşsaydım
diri-gergin kasları konuşsaydım
“kardeşler! ” deseydim “kardeşlerim! ”
“bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan
“bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan
bakın yaklaşıyor…”
yazık, şairler kadar cesur değilim
çoçukların üşüdükleri anlaşılıyor bütün yaşadıklarımdan
gövdem kuduz yarasalarla birazcık yatışıyor.

benim gövdem yıllar boyu sevmekle tarazlandı
öyle bir çalımlarla gecenin çitlerinden atlardım
bir güneş sayardım kendimi denizin karşısında
çünkü çam kokularına sürtünüp ağırlaşan ruhların
inanmazdım dosyalara sığacağına
gittikçe ışıldardım dükkanlar kararırken
hüznün o beyaz etrafına sakallarım batardı.

benim adım bilinen bütün cevapların üstüne mühürlenmiş
ellerim tütsülenmiş
evlerin yeni yıkanmış serin taşlıklarında
dirgenler, bakraçlar, tornavidalar
bende kül, bende kanat, bende gizem bırakmadılar
ve içinden bir baş ağrısı gibi çınlamaktansa
gövdem açık bir hedef kılındı belâlara.
ve bu yüzden yakışıksız oluyor
insanları hummalı baharlar olarak tanımlamak
ve bu yüzden göğsümde dakikalar
ince parmaklar halinde geziniyor
konvoylar geçiyor meşelikler arasından
bir yaprak kapatıyorum hayatımın nemli taraflarına
ölümden anlayani ciddi bir yaprak
unutulacak diyorum, iyice unutulsun
neden büyük ırmaklardan bile heyecanlıydı
karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak.

ismet özel 

Bakıyorsun kuşlar
Hazır
Sokak lambaları yanık unutulmuş
Bir Kadıköy vapuru hınca hınç insan
Çok geçmeyecek
Martılar beyhude turlar atacak
Kıyılar lağım konserve kutuları
Mısır koçanları

Sevgi aranabilir yine
Korkusuzca say koskoca kederlerini
Bir kuyu bulunabilir

Aklımdan çıkmıyorsun
Sen hâlâ dizüstü
Bunca anıyı besleyerek
Sokaklarda avaz avaz konuşarak kendi kendinle
Mektupları öpebilirsin kırmızı dudaklarınla
Görür gibi olarak açıp baktığımı
Bense şöyle diyorum:
Buradan bir acı kanamış boyuna

Kuşlar hazır
Öncü havalanmak üzre
Şehri gelen bir mevsime bırakıyorlar
O vapur hâlâ hınca hınç
Kimbilir her biri hangi dünyaya sağır
Çok geçmez aradan

Kadınlar kapı önlerinde
Ellerinde meşalelerle
Aydınlatırlar gelip geçen erkek suratları
Yorgun bir sarıyla ben de
Geçeceğim önlerinden

Aklımdan çıkmıyorsun dedim
Başka türlüsünü yorgunum anlatmaya
Telefonlar yan hücrede çalışıyor
Bense kurşunî bir dere
Ağaçlar hayvanlar bile kaygılı
Onu bir mersedesten indirdi kalçasına kadar açılarak
Yapyaşlı bir rum kadın
Her şeyde yanıp sönen bir kıyamet algısı
Haydi koşayım diyorum belki dağılır
Koşuyorum
Sancağımda kendi rüzgârımla ölgün kıpırtılar
Hayır daha sevgili daha sevimli değil
Ne başka bir gün ne başka bir zaman

Çok geçmeyecek aradan
Şöyle diyeceğim:
Bulutlar açmadı
Mavi gök orda mı

Cahit Zarifoğlu

BİR KENTİN DIŞARDAN GÖRÜNÜŞÜ


Bütün bir gün derin suları kolladı şunun için

Bir çoban mevsimini geçirmek için saçının billûrundan

Üç kulesi altı şairi sayısız minareleri

Ve yer yer uçuklamış kıyılarıyla

Bu kent bütün bir gün. Hadi gidelim.


O senin bir türlü belleyemediğin

Kuştur. Bir türkünün hallacında dağılmış

Keçedir. Onu Doğuda nehirlerin kaynaklarına basıyorlar

Balkondur. En bencil sarmaşığa çekilidir tetiği

Lekedir. Eski Frikya üzümünden inansız menekşeden

Taştır. Bizansın yıkılışını kibirle sürdürmektedir

Çocuktur. Babasınınkine benzer annesinin yüzü

Çünkü mutlu İstanbul kadını alır erkeğinin yüzünü

Çünkü daha dün dört tarafından çekiştirilmiş utancınla

Şiirine güvenli bir barınak aramıştın


İnce parmaklarıyla

Aralamaya çalışırken kederini

Sen yitip giden aşkta


Senin kahkahanın boğumlarında

Söz temiz değil

İklim. Devrik tezgâhı güneşin

Sokaklardan kadınsı bir seccade gibi akıyor iklim

Gözlerimiz bozuluyor kanımızın gürültüsünden

Kırmızılar bitişiyor hiçbir şey kesin değil

Tenteler gökyüzüne bir folklor kazandırıyor

Yeni yapıların kemeliği ve akasya

Ve çınar. Yelesinin içinde tükenmiş bir aslan

Ve sütunlar başıbozuk devriyeleri

Ne kuşatmalar ne dostluklar pahasına

Büyük bir mutfak yaratmış bir imparatorluğun,

Yalnız sütunlar savunuyor serinliği


Saatler uzun günler kısa

Fenikelileşememek. Ben bu sözü söylüyorum

Bu sözü sana söylüyorum bir gün gerekir nasıl olsa

Serhas’ın askerlerine gümüş zincirlerle döğdürdüğü

Öbür ucuna da gittim ben bu suyun.

Buradan taa peygamberler kıyısına kadar

Büyük suları sadece karpuz soğutmada kullanıyorlar

Fatih Sultan Mehmed gemilerini karadan yürüttü ya

Deniz kaçkını bir ulusun çocuklarıyız biz o gün bugün

Toprakçıl bir çapadır Denizyollarının arması bile.

Ama dilimizde yine de en ürpertili kelime deniz

Yine de sokaklarda bir ikinci kaptan tavrı

Teneşirlerde bir tekne beğenisi

Bir kazazede takısı bulunur sarhoşların yüzlerinde

Yine de faizcinin sesindeki hasır

Yelken olmaya özeniyor


Şoför edebiyatına önsöz olarak geçse yeridir

Yeni Camii’nin caddeye dadanmış dirsekleri

Ve

Bitişiğindeki gri gökkuşağının altından

Agop’un ülkesine bir anda geçilir

Orada işte orada

Kibrit bilekli kızların anahtar burunlu sekreterlerin

Lastik mühürle para basanların eğeyle tabanca üretenlerin

Cüzamlı işhanlarının çiçekbozuğu basımevlerinin

Önlerinden dalgın dalgın yürüyorsun


Sen ki bu şehrin eski tutarsızlarındansın

Kök bitkilerin heterogüllerin Çin yakılarının arasından

Bir güz sonu duygusunu ancak bir kez duyabilecek bir sığınma eğilimini

Kuytulardan aldığın bir çiçek gibi yukarı semtlere doğru sürüklüyorsun


Sen ki

Ayı Hugo’dan zararsız Mallarmê’ye, kaçık Artaud’ya kadar

Bir şeyler okudun biraz. İyi.

İngilizlerden de saymayı öğrendin biraz. O da iyi.

Ağzında bir tatil gevezeliği

Alnında bir ayazma serinliği taşıyan

Bir kadını sevdin çok. O belki daha da iyi.

Ama ne yap biliyor musun?

Şu eski adresini değiştir artık

On yıldır bilgeliğini tüketti.

Saatler uzun, günler…

CEMAL SÜREYA (SEBER)

Temalar II

boşaltılmış şehirler kadar yalnızdır
bir şehirde
bir duvara asılı
üfleyeni kalmamış kınalı bir kaval kadar mahzun
kınalı bir kaval kadar mahzun
kınalı bir kaval kadar mahzundur
adına sessizlik dedikleri o ses
nere gitse yanındadır
engel olamaz
susmasından kelimeler olur engel olamaz
o
yani yirmi dokuz yaşında
yani ceplerini can erikleriyle doldurup
sokaklarda
bademli düşlere eyleşen aylak adam
açıklamalıdır ki kelimesiz bir yalnızlık
mümkün değildir
açıklamalıdır ki her romancı
yanılmıştır
bu noktada
ve roman kişisini
tahrik edip
romandan
caddeleri ve aynaları olan bu şehre
kaçırtan
budur


boşaltılmış şehirler kadar yalnızıdır
kelimeye yargılıdır
bir şehirde
bir duvara asılı üfleyeni kalmamış bir kınalı kaval kadar mahzun
*

İlhami Çiçek 

*Vefat ettiği ay, Edebiyat Dergisi’nin Haziran 1983 tarih ve 38+101. sayısında yayımlanmıştır.

Anonymous Asked
Questionondan başka kimselere tahammülün yok mu hala ? Answer

Tahammüllü olmayı öğreniyorum. Herkese karşı. Sen kimsin? 

“Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı hariç.”

     İbn Zerhani

Boğaz’ın sularının çekilmekte olduğunu fark ettiniz mi? Sanmıyorum. Bayram

şenliğine çıkmış çocukların keyfi ve heyecanıyla birbirimizi öldürdüğümüz

bugünlerde hangimiz bir şey okuyup dünyadan haberdar oluyor ki? Köşe

yazarlarımızı bile, dirsekleştiğimiz vapur iskelelerinde, kucak kucağa

yuvarlandığımız otobüs sahanlıklarında, harflerin tir tir titrediği dolmuş

koltuklarında yarım yamalak okuyoruz. Ben haberi bir Fransız jeoloji dergisinde

okudum.

Karadeniz ısınıyor, Akdeniz soğuyormuş. Bu yüzden esneyerek yayılan deniz

sahanlıklarının dibindeki muazzam mağaralara deniz suları boşalmaya, aynı

tektonik kıpırdanmalar sonucu da Cebelitarık, Çanakkale ve İstanbul boğazlarının

tabanı yukarı çıkmaya başlamış. Boğaz kıyısında konuştuğumuz son balıkçılardan

biri, eskiden demirlemek için bir minare boyu zincir attığı sularda şimdi

teknesinin karaya oturduğunu söyleyerek sordu: Başbakanımız bu konuyla

ilgilenmiyor mu hiç?

Bilmiyorum. Bildiğim giderek artan bir hızla ilerlediği açıklanan bu gelişmenin

yakın gelecekteki sonuçlarıdır. Besbelli, kısa bir zaman sonra, bir zamanlar

‘Boğaz’ dediğimiz o cennet yer, kara bir çamurla sıvalı kalyon leşlerinin,

parlak dişlerini gösteren hayaletler gibi parladığı bir zifiri bataklığa

dönüşecek. Sıcak bir yaz sonunda ise, bu bataklığın, küçük bir kasabayı sulayan

alçakgönüllü bir derenin tabam gibi yer yer kuruyup çamurlaşacağını, hattâ

binlerce geniş borudan şelâleler gibi gürül gürül akan lâğımların suladığı

yamaçlarda otların ve papatyaların yeşereceğini tahmin etmek zor değil. Kız

Kulesi’nin bir tepenin üstünde korkutucu gerçek bir kule gibi yükseleceği bu

derin ve vahşi vadide yeni bir hayat başlayacak.

Ellerinde ceza fişleri oradan oraya koşan belediye memurlarının bakışları arasında,

eskiden ‘Boğaziçi’ denen bu boşluğun çamurunda kurulmaya

başlayacak yeni mahallelerden sözediyorum: Gecekondulardan, salaş, bar, pavyon

ve eğlence yerlerinden, atlı karıncalı lunaparklardan, kumarhanelerden,

camilerden, derviş tekkeleri ve Marksist fraksiyon yuvalarından ve kapkaççı

plâstik atölyeleriyle, naylon çorap imalâthanelerinden… Bu kıyametimsi

kargaşanın içinde Şirketi Hayriye’den kalma yan yatmış gemi leşleriyle gazoz

kapağı ve deniz anası tarlaları görülecek. Suların bir anda çekildiği son günde

karaya oturmuş Amerikan transatlantikleriyle yosunlu İon sütunları arasında

açık ağızlarıyla tarih öncesinden kalma bilinmeyen tanrılara yalvaran Kelt ve

Likyalı iskeletleri olacak. Midyeyle kaplı Bizans hazineleri, gümüş ve teneke

çatal bıçaklar ve bin yıllık şarap fıçıları ve gazoz şişeleri ve sivri burunlu

kadırga leşleri arasında yükselecek bu medeniyetin antik ocak ve lambalarını

yakacak enerjiyi uskuru bir bataklığa saplanmış köhne bir Romen petrol

tankerinden alacağını da hayâl edebiliyorum. Ama asıl hazırlıklı olmamız gereken

şey, bütün İstanbul’un koyu yeşil lâğım şelâleleriyle suluyacağı bu lanet

çukurda, tarih öncesinin yeraltından fokurdayan zehirli gazlar, kuruyan

bataklıklar, yunus, kalkan ve kılıç leşleri, ve yeni cennetlerini keşfeden fare

orduları içersinde çıkacak yepyeni bir salgın hastalığıdır. Biliyorum ve

uyarıyorum: O gün, dikenli tellerle karantinaya alınacak bu hastalıklı bölgede

olup biten felâketler hepimizin içine işleyecek.

Bir zamanlar, Boğaz’ın ipek sularını gümüş gibi ışıldatan mehtabı seyrettiğimiz

balkonlardan gömülemedikleri için alelacele yakılan ölülerden çıkan mavimsi

dumanın aydınlığını seyredeceğiz artık. Boğaz kıyılarındaki erguvan ve

hanımellerinin bayıltıcı serinliğini koklayarak rakı içtiğimiz masalarda çürüyen

ölülerin genzimizi yakan o küfle karışık kekre kokusunun tadını alacağız.

Balıkçıların sıra sıra dizildiği o rıhtımlarda Boğaz akıntılarının ve bahar

kuşlarının huzur veren şarkılarını değil, bin yıl süren genel aramaların

korkusuyla denize dökülmüş çeşit çeşit kılıçları, hançerleri, paslanmış pala ve

tabanca ve tüfekleri ele geçirip ölüm korkusuyla birbirine girenlerin

haykırışları duyulacak. Bir zamanlar deniz kıyısındaki köylerinde yaşayan

İstanbullular, akşam evlerine yorgun argın dönerlerken yosun kokusunu duymak

için otobüs pencerelerini fayrap açmayacaklar; tam tersi, çürümüş ölü ve

çamur kokusu sızmasın diye alevlerle aydınlanan aşağıdaki o korkunç karanlığı

seyrettikleri belediye otobüslerinin pencere kenarlarına gazete ve kumaş

parçaları sıkıştıracaklar. Baloncu ve kâğıt helvacılarla birlikte toplaştığınız

kıyı kahvelerinde, bundan sonra, donanma şenliğine değil, meraklı çocukların

kurcalayıp kendileriyle birlikte havaya uçurdukları mayınların kan kırmızısı

aydınlığına bakacağız. Ekmek paralarını, fırtınalı denizin kumsallara getirip

attığı Bizans mangırları ve boş konserve kutularını toplamakla kazanan

lodosçular, bir zamanlar sel sularının kıyı köylerindeki ahşap evlerden kopartıp

Boğaz’in derinliklerine yığdığı kahve değirmenlerinden, kuşları yosun tutmuş

guguklu saatlerden ve midyelerin zırhıyla kaplanmış kara piyanolardan

çıkaracaklar artık. İşte o günlerin birinde ben, dikenli teller içinden, bu yeni

cehennemin içine kara bir Cadillac’ı bulmak için bir geceyarısı süzüleceğim.

Kara Cadillac, bundan otuz yıl önce ben, bir acemi muhabirken serüvenlerini

izlediğim ve patronu olduğu bir batakhanenin girişindeki iki İstanbul resmine

hayran olduğum bir Beyoğlu haydutunun (“gangster” demeye dilim varmıyor) caka

arabasıydı. Arabanın İstanbul’da birer eşi o zamanların demiryolu zengini Dağdelen

ile tütün kralı Marufta vardı. Son saatlerini bir hafta tefrika ederek

hikâye ettiğimiz ve biz gazetecilerin efsaneleştirdiği haydutumuz bir

geceyarısı polis tarafından sıkıştırılınca, sevgilisiyle, bir iddiaya göre esrar

sarhoşluğundan, bir iddiaya göre de bilerek atını uçuruma süren eşkiya gibi

Akıntı Burnu’ndan Cadillac’ıyla birlikte Boğaz’ın karanlık sularına uçmuştu.

Dalgıçların deniz dibi akıntısında günlerce arayıp bulamadıkları, gazetelerin ve

okuyucuların da kısa bir süre sonra unuttukları Cadillac’ı nerede bulacağımı ben

şimdiden kestirebiliyorum.

Orada, eskiden ‘Boğaz’ denilen yeni vadinin derinliklerinde, içine yengeçlerin

yuva yaptıkları yedi yüzyıllık ayakkabı ve çizme tekleri ve deve kemikleri ve

bilinmeyen sevgiliye yazılmış aşk mektuplarıyla dolu şişelerin işaret ettiği

çamurlu bir uçurumun aşağılarında, elmaslar, küpeler, gazoz kapakları ve altın

bileziklerin parladığı sünger ve midye ormanlarıyla kaplı yamaçların gerisinde

bir yerde, çürümüş bir mavna leşinin içine alelacele kurulmuş eroin

laboratuarının ve kaçak sucukçuların kestikleri beygir ve eşeklerin’ kova kova

kanıyla suladıkları istiridye ve deniz minareli kumluğun biraz ötesinde olacak.

Eskiden ‘Sahil Yolu’ denilen, şimdiyse daha çok bir dağ yoluna benzeyen

asfalttan geçen arabaların kornalarını dinleyerek indiğim leş kokulu bu

karanlığın sessizliğinde arabayı ararken, içlerinde boğuldukları

çuvallardaki iki büklüm durumlarını hâlâ koruyan saray kumpasçılarının ve

haçlarına ve asalarına sarılı Ortodoks papazlannın bileklerine gülle bağlı

iskeletlerine rastlayacağım. Tophane rıhtımından Çanakkale’ye asker gönderen

Gülcemal vapurunu torpillemek isterken, uskuru balıkçı ağlarına, burnu da

yosunlu kayalara çarptıktan sonra deniz dibine çöken İngiliz denizaltısmın soba

borusu gibi kullanılan periskobundan çıkan mavimsi dumanları görünce,

oksijensizlikten ağzı açık kalmış İngiliz iskeletlerinin temizlendiği ve

kadifeyle kaplı albay koltuğunda Çin porselenleriyle akşam çayını artık

Liverpool tezgâhlarında imal edilmiş yeni yuvalarına huzurla alışan

vatandaşlarımızın içtiğini anlayacağım. Karanlığın içinde, daha ötede Kayzer

Wilhelm’e bağlı bir zırhlının paslı çapası olacak; sedefleşmiş bir televizyon

ekranı bana göz kırpacak. Yağmalanmış bir Ceneviz hazinesinin artıklarını, ağzı

çamurla tıkanmış kısa namlulu bir topu, yıkılıp kaybolmuş bazı devlet ve

kavimlerin midyeyle kaplı tasvir ve putlarıyla burun üstü duran pirinç bir

avizenin patlak ampullerini göreceğim. Gittikçe aşağılara inerek, çamur ve

kayalar içinde yürürken, zincirli küreklerinin başında sabırla oturup yıldızları

gözleyen köle iskeletlerini seyredeceğim. Yosun ağaçlarından sarkan gerdanlık,

gözlük ve şemsiyelere dikkat etmeyeceğim belki, ama inatla hâlâ ayakta dikilen

muhteşem at iskeletlerine bütün silah, zırh ve takım ve taklavatlarıyla binen

Haçlı şövalyelerine bir an dikkat ve korkuyla bakacağım. Üzeri midyelerle kaplı

sembol ve silahlarıyla Haçlı iskeletlerinin hemen yanıbaşlarında duran Kara

Cadillac’ı beklediklerini o zaman korkuyla anlayacağım.

Nereden geldiği anlaşılamayan fosforlu bir ışıkla arada bir belli belirsiz

aydınlanan Kara Cadillac’a ağır ağır, korkuyla, yanı başındaki Haçlı

muhafızlarından izin alır gibi saygıyla yaklaşacağım. Cadillacın kapısının

kulplarını zorlayacağım ama, baştan aşağı midye ve deniz kestaneleriyle kaplı

araç bana geçit vermeyecek, sıkışmış ve yeşilimsi pencereleri yerlerinden hiç

oynamayacak. O zaman, cebimden tükenmez kalemimi çıkarıp sapıyla camlardan

birini kaplayan fıstıki yeşil yosun tabakasını yavaş yavaş kazıyacağım.

Geceyarısı, bu korkunç ve büyülü karanlıkta kibritimi yakınca arabanın Haçlı

zırhları gibi hâlâ parlayan güzelim direksiyonunun, nikelajlı sayaçlarının, ibre

ve saatlerinin madeni ışığında haydutla sevgilisinin bilezikli ince kollarıyla

ve yüzüklü parmaklarıyla birbirlerine sarılarak ön koltukta öpüşen iskeletlerini

göreceğim. Yalnız iç içe geçen çene kemikleri değil, kafatasları da ölümsüz bir

öpüşle birbirine kaynaşmış olacak.

O zaman, kibritimi bir daha yakmadan gerisin geriye şehrin ışıklarına dönerken, felâket anlarında ölümü karşılamanın en mutlu yolunun bu olduğunu düşünerek uzak bir sevgiliye acıyla sesleneceğim: Canım, güzelim, kederlim, felâketler zamanı gelip çattı, gel bana, nerede olursan ol, ister sigara dumanıyla dolu bir yazıhanede, ister çamaşır kokan bir evin soğanlı mutfağında, ister dağınık mavi bir yatak odasında, nerede olursan ol, vakit tamam, gel bana; yaklaşan korkunç felâketi unutmak için perdeleri çekili yarı karanlık bir odanın sessizliğinde bütün gücümüzle birbirimize sarılarak ölümü beklemenin zamanı geldi artık.

—-

Ben de. 

Ladies and gentlemen,

I feel that this award was not made to me as a man, but to my work - a life’s work in the agony and sweat of the human spirit, not for glory and least of all for profit, but to create out of the materials of the human spirit something which did not exist before. So this award is only mine in trust. It will not be difficult to find a dedication for the money part of it commensurate with the purpose and significance of its origin. But I would like to do the same with the acclaim too, by using this moment as a pinnacle from which I might be listened to by the young men and women already dedicated to the same anguish and travail, among whom is already that one who will some day stand here where I am standing.

Our tragedy today is a general and universal physical fear so long sustained by now that we can even bear it. There are no longer problems of the spirit. There is only the question: When will I be blown up? Because of this, the young man or woman writing today has forgotten the problems of the human heart in conflict with itself which alone can make good writing because only that is worth writing about, worth the agony and the sweat.

He must learn them again. He must teach himself that the basest of all things is to be afraid; and, teaching himself that, forget it forever, leaving no room in his workshop for anything but the old verities and truths of the heart, the old universal truths lacking which any story is ephemeral and doomed - love and honor and pity and pride and compassion and sacrifice. Until he does so, he labors under a curse. He writes not of love but of lust, of defeats in which nobody loses anything of value, of victories without hope and, worst of all, without pity or compassion. His griefs grieve on no universal bones, leaving no scars. He writes not of the heart but of the glands.

Until he relearns these things, he will write as though he stood among and watched the end of man. I decline to accept the end of man. It is easy enough to say that man is immortal simply because he will endure: that when the last dingdong of doom has clanged and faded from the last worthless rock hanging tideless in the last red and dying evening, that even then there will still be one more sound: that of his puny inexhaustible voice, still talking.

I refuse to accept this. I believe that man will not merely endure: he will prevail. He is immortal, not because he alone among creatures has an inexhaustible voice, but because he has a soul, a spirit capable of compassion and sacrifice and endurance. The poet’s, the writer’s, duty is to write about these things. It is his privilege to help man endure by lifting his heart, by reminding him of the courage and honor and hope and pride and compassion and pity and sacrifice which have been the glory of his past. The poet’s voice need not merely be the record of man, it can be one of the props, the pillars to help him endure and prevail.

From Nobel Lectures, Literature 1901-1967, Editor Horst Frenz, Elsevier Publishing Company, Amsterdam, 196

SUYUN AYAK SESİ

Annemin sessiz geceleri için!

Kaşan şehrindenim
Fena sayılmaz halim,
Bir lokma ekmeğim var, biraz aklım,
İğne ucu kadar da zevkim.
Annem var, ağaç yaprağından daha güzel,
Dostlar, akan sudan daha iyi

Ve Allah, burada yakındadır,
Şebboylar arasında, uzun çamın altında
Suyun bilincinde,
Bitkilerin kanununda.

Ben müslümanım.
Kıblem bir kırmızı güldür,
Namazlığım bir pınar,
Mührüm ışıktır,
Ova seccadem.
Penceremi titreştiren ışık ile abdest alırım.
Namazımın içinden ay geçer, tayf geçer,
Namazımın bütün zerreleri billurlaşır,
Namaz kaybolur taş görünür,
Rüzgâr, selvilerin üstünde ezan okuduğunda,
Namaz kılarım ben.
Otların tekbirinden sonra,
Denizdeki dalganın kamedinden sonra
Namaz kılarım.

Kâbem su kıyısında,
Kâbem akasyaların altındadır.
Kâbem bir esinti gibi bahçeden bahçeye,
Şehirden şehre gider.

Hacerülesvetim bahçenin aydınlığıdır.

Kaşan şehrindenim.
İşim resim yapmaktır.
Bazen bir kafas boyar,
Size satarım.
Orda mahpus çayırkuşu, sesiyle
Yalnız gönlünüzü tazelesin diye.
Bu bir hayal, bu bir hayal, …
Biliyorum,
Tuvalim cansızdır,
İyi biliyorum,
Çizdiğim havuz balıksızdır.

Kaşan şehrindenim.
Soyum belki
Hint’de bir bitkiden gelir,
Belki “Sialk” toprağından yapılmış bir çömlekten,
Soyum belki de
Buharalı bir fahişeden gelir.

Babam, kırlangıçların iki kere gelmelerinden önce,
İki kardan önce
Babam terastaki iki uykudan önce,
Babam zamanlar önce ölmüştü.
Babam öldüğü zaman, gökyüzü maviydi.
Annem birden kalktı uykudan, kızkardeşim güzelleşti
Babam öldüğü zaman, bekçilerin hepsi şairdi.
Kaç kilo kavun istiyorsun? Diye sordu manav bana.
Sordum: Gönül hoşluğunun gramı kaça?

Babam ressamdı
Saz yapar, saz çalardı.
Üstelik iyi bir hattattı.

Bahçemiz bilginin gölgesindeydi.
Bahçemiz duyguyla bitkinin karıştığı yerdi.
Bahçemiz bakışın, aynanın ve kafesin kesiştiği noktaydı.
Bahçemiz belki de yeşil saadet çemberinin bir parçasıydı.
Tanrının ham meyvasını çiğniyordum o gün uykuda,
Suyu felsefesiz içiyor,
Dutu, bilgisiz topluyordum.

Nar dalında yarıldığında,
Elim tutkudan bir şadırvan olurdu.
Çayırkuşu şakıdığında,
Gönlüm dinleme hazzıyla yanardı.
Kâh yalnızlık, yüzünü camın arkasına dayar,
Kâh heyecan, elini duygunun boynuna dolardı.
Düşünce oyun oynardı.
Bayram yağmuru gibi bir şeydi yaşam,
Sığırcıklarla dolu bir çınar.
Işık ve taşbebek alayıydı yaşam,
Bir kucak özgürlük idi,
Yaşam, musıki havuzuydu o zaman.

Çocuk yavaş yavaş uzaklaştı yusufçuklar sokağından.
Kendi yükümü bağlayıp,
Hafif hayallerin şehrinden çıktım,
Yüreğim yusufçuk gurbetiyle dolu.

Ben dünya misafirliğine gittim.
Ben sıkıntı ovasına,
Ben irfan bağına,
Ben bilim ışığının balkonuna gittim.
Dinin basamaklarını çıktım.

Şüphe sokağının sonuna kadar,
Gönül doygunluğunun serin havasına,
Islak sevda akşamına kadar.
Ben birini görmeye gittim,
Aşkın öbür ucuna
Gittim, gittim kadına kadar,
Lezzet ışığına kadar,
Tutkunun sessizliğine,
Yalnızlığın kanat sesine kadar.

Yer üstünde neler gördüm:
Bir çocuk gördüm ay kokluyordu.
Kapısız bir kafes gördüm,
İçinde, aydınlık kanat çırpıyordu.
Bir merdiven gördüm,
Üzerinde aşk melekler âlemine çıkıyordu.
Bir kadın gördüm, havanda ışık dövüyordu.
Öğle, onların sofrasında ekmekti,
Sebzeydi, şebnem tepsisiydi,
Sıcak sevda kâsesiydi.

Bir dilenci gördüm, çayırkuşundan bir şarkı için,
Kapı kapı dolaşıp, dileniyordu.
Bir çöpçü, kavun kabuğuna secde ediyordu.

Bir kuzu gördüm, uçurtmayı yiyordu.
Bir eşek gördüm yoncayı anlıyordu.
“Nasihat” otlağında bir inek gördüm, doymuştu.

Bir şair gördüm, konuşurken bir zambağa “siz” diyordu.

Bir kitap gördüm, kelimeleri billurdan.
Bir kâğıt gördüm, ilkbahardan.
Müze gördüm yeşillikten uzak,
Cami gördüm sudan uzak.
Umutsuz bir fakih gördüm,
Başucunda sorularla dolu bir testi vardı.

Bir katır gördüm yazı ile yüklü.
Bir deve gördüm, “nasihat ve misal”in boş sepetiyle yüklü.
Bir arif gördüm “ya hu” ile yüklü.

Aydınlık götüren bir tren gördüm,
Fıkıh götüren bir tren gördüm,
Nasıl da yavaş gidiyordu.
Siyaset götüren bir tren gördüm,
(ne de boş gidiyordu)
Nilüfer tohumları ve kanarya şarkıları götüren
bir tren gördüm,
ve bir uçak, binlerce metre yüksekteyken
Penceresinden toprak göründü;
Hüthüt kuşunun tepeliği,
Kelebek kanatlarının benekleri,
Kurbağanın havuzdaki aksi,
Ve yalnızlık sokağından bir sineğin geçişi.

Bir serçenin çınardan yere indiğindeki arayış.

Ve güneşin ergenliği,
Ve oyuncak bebeğin sabah ile kucaklaşması

Basamaklar şehvet serasına gidiyordu.
Basamaklar içki mahzenine iniyordu.
Basamaklar kırmızı gülün fesat kanununa
Ve hayat matematiğinin anlamına
Basamaklar aydınlanmanın damına,
Basamaklar tecelli kürsüsüne gidiyordu.

Aşağıda, annem,
Nehrin hatırasında çay bardaklarını yıkıyordu.

Şehir görünüyordu:
Büyüyen çimento, demir, taş geometrisi,
Güvercin taşımayan yüzlerce otobüs.
Çiçekçi çiçeklerini mezata götürüyordu.
İki yasemin ağacı arasına,
Salıncak kuruyordu bir şair,
Çocuğun biri okul duvarına taş atıyordu.
Bir diğeri erik çekirdeğini,
Babasının renksiz seccadesine tükürüyordu
Ve bir keçi haritadaki “Hazar”dan su içiyordu.

Çamaşır ipi göründü, sallanan bir sutyen.

Bir at arabasının tekerleği, atın durmasına hasret,
At, arabacının uykusuna hasret,
Arabacı ölüme hasret.

Aşk göründü, dalga göründü.
Kar göründü, dostluk göründü.
Kelime göründü.
Su göründü, eşyaların sudaki aksi…
Kanın sıcaklığında, hücrelerin serin gölgeleri.
Hayatın rutubetli tarafı.
Sıkıntılı Doğu insanının yaratılışı.
Kadın sokağında serserilik mevsimi.
Mevsim sokağında yalnızlık kokusu.

Yazın eli bir yelpaze gibi göründü.

Tohumun çiçeğe,
Sarmaşığın evden eve,
Ayın, havuza yolculuğu,
Hasret çiçeğinin topraktan fışkırışı.
Körpe asmanın duvardan dökülüşü.
Şebnemin uyku köprüsü üstüne yağışı.
Neşenin ölüm hendeğinden atlayışı.
Sözün ardında geçen hadise.

Bir pencere ile ışığın savaşı.
Bir basamak ile güneşin büyük ayağının savaşı.
Yalnızlık ile bir şarkının savaşı.
Armutlar ile boş bir sepetin güzel savaşı.
Nar ile dişlerin kanlı savaşı.
“Naziler” ile naz çiçeğinin sapının savaşı.
Papağan ile güzel konuşmanın savaşı.
Alın ile soğuk mührün savaşı.

Camideki çinilerin secdeye saldırışı.
Sabun köpüğünün yükselmesine rüzgârın saldırışı.
Kelebek ordusunun “ilaçlama” programına
Yusufçuk alayının kanal işçilerine saldırışı.
Kamış kalem taburunun kurşun harflere saldırışı.
Kelimenin şairin çenesine saldırışı.

Bir devrin fethi, bir şiir eliyle,
Bir bahçenin fethi, bir sığırcık eliyle,
Bir sokağın fethi, iki selam eliyle,
Bir şehrin fethi, üç dört tahta süvari eliyle,
Bir bayramın fethi, iki oyuncak bebek ve bir top eliyle.

Bir çıngırağın katli, ikindi yatağının başında,
Bir hikâyenin katli, uyku sokağının başında,
Bir hüznün katli, bir şarkı emriyle,
Ayışığının katli, neonların emriyle,
Bir söğüdün katli, devlet eliyle,
Bir umutsuz şairin katli, bir kar çiçeği eliyle.

Yeryüzü tümüyle belirdi:
Yunan sokağında düzen gidiyordu.
Başkuş “Babil bahçelerinde” ötüyor,
Rüzgâr, Hayber yamacından, doğuya
Tarihin çer çöpünü sürüklüyordu.
Durgun “Negin” gölünde bir kayık çiçek götürüyor,
Benares’te her sokağın başında ebedi ışık yanıyordu.

Halklar gördüm.
Şehirler gördüm.
Ovalar, dağlar gördüm.
Suyu gördüm, toprağı gördüm.
Işık ve karanlık gördüm.
Bitkileri ışıkta ve bitkileri karanlıkta gördüm.
Hayvanları ışıkta ve hayvanları karanlıkta gördüm.
Ve insanı ışıkta ve insanı karanlıkta gördüm.

Kaşan şehrindenim
Ama, benim şehrim değil Kaşan.
Benim şehrim kayboldu.
Telaşla ve pür heyecan,
Gecenin öbür tarafına bir ev yaptım.

Ben bu evde,
Kimsenin adını bilmediği nemli otlara yakınım.
Bahçenin nefesini duyuyorum.
Ve karanlığın sesini bir yapraktan düştüğünde.
Ağacın arkasında aydınlığın öksürük sesini.
Her taşın deliğinde suyun aksırığını.
Baharın çatısında kırlangıcın sesini.
Ve açıp kapanan yalnızlık penceresinin saf sesini.
Ve müphem aşkın deri değiştirmesinin temiz sesini.
Kanatta uçmak zevkinin toplanmasını,
Ruhun kendi kendini tutarken çatlamasını.

Ben tutkunun adımlarını duyuyorum.
Ve damardaki kan kanununun
Ayak sesini duyuyorum.
Güvercinler kuyusunda seher çırpıntısı
Cuma gecesinin kalp çarpıntısı,
Düşüncede karanfil çiçeğinin akışı
Hakikatin, uzaktan saf kişnemesi.
Ben uçuşan maddenin sesini duuyorum.
Ve coşku sokağında inanç ayakkabısının sesini.
Ve aşkın ıslak gözkapakları üstündeki,
Ergenliğin hüzünlü musıkisi üstündeki,
Nar bahçelerinin türküsü üstündeki yağmurun sesini.
Ve gece içinde neşe şişesinin kırılmasının,
Güzelliğin kâğıt gibi parçalanmasının
Gurbet kâsesinin rüzgârdan dolup boşalmasının sesini.

Ben dünyanın başlangıcına yakınım.
Çiçeklerin nabzını tutuyorum.
Suyun ıslak kaderine,
Ağacın yeşil olma adetine aşinayım.

Ruhum nesnelerin tazeliklerine akar,
Benim ruhum, gençtir.
Ruhum bazen heyecandan kekeler,
Benim ruhum, işsizdir:
Yağmur damlalarını, duvardaki tuğlaları sayar,
Ruhum bazen yol ağzında duran bir taş gibi gerçektir.

Ben birbirine düşman iki çam görmedim,
Gölgesini yere satan bir söğüt de görmedim
Karaağaç kovuğunu bağışlar kargaya.
Nerde bir yaprak varsa, içim açılır.
Afyon çiçeği yıkadı beni varoluşun selinde.

Bir böcek kanadı gibi, seherin ağırlığını biliyorum.
Bir saksı gibi ,yeşermenin musıkîsini dinliyorum.
Bir sepet dolusu meyva gibi,
Olgunlaşmak için sabırsızlanıyorum.
Uyuşukluk sınırında bir meyhane gibiyim.
Deniz kenarında bir bina gibi,
Ebedi dalgalardan endişeliyim.

İstediğin kadar güneş, istediğin kadar bağlılık,
İstediğin kadar çoğalma.

Ben bir elmayla hoşnutum,
Ve bir papatyanın kokusundan.
Ben bir ayna, bir saf bağlılıkla yetiniyorum.
Bir balon patlasa, gülmüyorum,
Bir felsefe ay’ı ikiye bölerse, gülmüyorum.
Ben bıldırcın tüylerinin sesini tanıyorum,
Toy kuşunun karnındaki renkleri,
Dağ keçisinin ayak izlerini.
Nerde ravent yetişir, iyi biliyorum.
Sığırcık ne zaman gelir, keklik ne zaman öter,
Şahin ne zaman ölür,
Çölün uykusunda ay nedir,
Tutku sapındaki ölüm.
Ve sevişmenin ağızda bıraktığı ahududu lezzeti.

Yaşam hoş bir adettir,
Yaşamın ölüm genişliğinde kanatları vardır,
Aşk kadar sıçrayabilir,
Yaşam, alışkanlık rafına kaldırıp
Unutulacak bir şey değildir.
Yaşam elin çiçek koparma isteğidir.
Yaşam turfanda siyah incirdir,
Yazın ağzında buruk bir tat.
Yaşam böceğin gözünde ağacın boyutudur.
Yaşam yarasanın karanlıktaki tecrübesidir.
Yaşam bir göçmen kuşun gariplik duygusudur.
Yaşam uykunun dönemecinde bir tren düdüğüdür,
Yaşam uçak penceresinden bir bahçeyi görmektir.
Füzenin uzaya fırlatıldığı haberi,
Ayın yalnızlığına dokunuş,
Başka bir gezegende çiçek koklamak fikri.

Yaşam bir tabak yıkamaktır.

Yaşam sokakta bir metelik bulmaktır.
Yaşam aynanın “karesi”dir.
Yaşam çiçek “üstü” sonsuzdur.
Yaşam yer “çarpı” yüreğimizin çarpıntısıdır.
Yaşam basit ve eşit nefesler geometrisidir.

Nerede olursam olayım
Gökyüzü benimdir.
Pencere, fikir, hava, aşk, yeryüzü benimdir.
Ne önemi var
Bazen büyürse
Gurbetin mantarları?

Bilmiyorum, neden
“At soylu hayvandır, güvercin güzeldir.” derler?
Ve neden hiç kimse yarasayı kafese koymuyor.
Yoncanın ne eksiği var kırmızı laleden.
Gözleri yıkamalı, başka türlü görmeli.
Kelimeleri yıkamalı.
Kelime rüzgâr olmalı, yağmur olmalı.

Şemsiyeleri kapatmalı.
Yağmur altında yürümeli.
Düşünceleri, hatıraları yağmur altına getirmeli.
Şehir bütün halkıyla yağmur altına gitmeli.
Dostu yağmur altında görmeli.
Aşkı yağmur altında aramalı.
Yağmur altında bir kadınla sevişmeli.
Yağmur altında oyun oynamalı.
Yağmur altında yazmalı, konuşmalı, nilüfer dikmeli.
Yaşam sürekli ıslanmaktır.
Yaşam “şimdi” havuzunda suya girmektir.

Çıkaralım giysileri:
Suya bir adım var.

Aydınlığı tadalım.
Bir köy gecesini, ahunun uykusunu tartalım.
Leylek yuvasının sıcaklığını hissedelim.
Çimenlerin kanununu çiğnemeyelim.
Bağbozumunu tadalım.
Ve eğer ay çıkarsa ağzımızı açalım
Ve gecenin uğursuz olduğunu söylemeyelim.
Ateş böceğinin bahçenin bilgeliğinden
Yoksun olduğunu sanmayalım.

Sepeti getirelim
Biraz kırmızı biraz yeşil toplayalım.

Sabahları ekmekle ebegümeci yiyelim.
Her sözün başında bir fidan,
İki hecenin arasında sessizlik tohumu ekelim.

İçinde rüzgâr esmeyen kitabı okumayalım,
Ve içinde ıslak şebnem yüzeyi olmayan kitabı
Hücreleri canlı olmayan kitabı okumayalım ve
Sineğin tabiatın parmağından uçmasını istemeyelim.
Ve panterin yaratılış kapısından dışarı çıkmasını.
Ve eğer solucanlar öldüyse,
Yaşamda bir şeyin eksildiğini bilelim.
Eğer ağaçbiti yoksa, ağaç kanunları zarar görmüştür.
Ve eğer ölüm olmasaydı, neyin peşine koşacaktık.
Ve eğer ışık olmasaydı, uçuşun mantığı değişecekti.
Ve mercandan önce
Denizlerin düşüncelerinde boşluk vardı.

Ve nerdeyiz diye sormayalım,
Hastahanenin taze çiçeklerini koklayalım.

Ve geleceğin fıskiyesi nerde diye sormayalım,
Ve neden hakikatın kalbi mavidir diye
Ve dedelerimizin esintileri nasıl, geceleri nasıldı
Diye sormayalım.

Geçmiş artık canlı değil.
Geçmişte kuş şakımıyor.
Geçmişte rüzgâr esmiyor.
Geçmişte çamın yeşil penceresi kapalı.
Geçmişte bütün kâğıt fırıldakların yüzü tozlu.
Geçmişte tarihin yorgunluğu kaldı.
Geçmiş dalganın hatırasında,
Sahile vurmuş hareketsiz soğuk sedeflerdir.

Deniz kıyısına gidelim,
Sulara ağ atalım,
Suların tazeliğini çekelim.

Yerden bir çakıl taşı alıp,
Varolmanın ağırlığını hissedelim.

Eğer ateşimiz çıkarsa ayışığına söylenmeyelim.
(Bazen ateşim varken ay’ın aşağı indiğini görürüm,
Elimin melekler katına eriştiğini,
İspinozun daha iyi öttüğünü.
Ayağımdaki yara,
Yerin inişli çıkışlı olduğunu öğretti bana.
Çiçeğin hacmi kaç misline çıktı, hasta yatağımda,
Daha da büyüdü turuncun çapı, fenerin ışığı)
Ve ölümden korkmayalım,
(ölüm güvercinin sonu değildir.)
Bir cırcır böceğinin ters dönmesi ölüm değildir.
Ölüm akasyanın aklından geçer.
Ölüm düşüncenin güzel ikliminde yaşar.
Ölüm köy gecesi derinliğinde sabahı anlatır.
Ölüm üzüm salkımı ile gelir ağzımıza.
Ölüm gırtlağın kızıl hançeresinde fısıldaşır.
Ölüm kelebek kanatlarındaki güzellikten sorumludur.
Ölüm bazen reyhan koparır.
Ölüm bazen votka içer.
Bazen gölgede oturur ve bize bakar.
Ve hepimiz lezzetin ciğerinin,
Ölüm oksijeni ile dolu olduğunu biliriz.

Çitlerin arkasında yaşayan sesi var kaderin
Yüzüne kapıyı kapatmayalım.

Perdeyi açalım:
Bırakalım duygular soluk alsın.
Bırakalım ergenlik her ağacın altında yuva kursun.
Bırakalım içgüdü oyun oynasın.
Yalınayak mevsimlerin peşinde,
Çiçeklerin üstünde uçsun.
Bırakalım yalnızlık,
Türkü söylesin,
Birşeyler yazsın,
Sokaklara çıksın.

İçten olalım.
İçten olalım,
Bankada da bir ağacın altında da içten olalım.

Bizim işimiz değil kırmızı gülün sırrını anlamak.
Bizim işimiz belki de:
Kırmızı gülün büyüsünde yüzmektir.
Bilimin ötesine çadır kuralım,
Bir yaprağın cezbesiyle elimizi yıkayıp
Sofraya oturalım,
Sabah güneş doğarken doğalım,
Heyecanları serbest bırakalım,
Uzayın, rengin, sesin, pencerenin
Anlamını tazeleyelim,
Varlığın iki hecesi arasına, gökyüzünü yerleştirelim,
İçimizi ebediyetle doldurup boşaltalım,
Bilimin yükünü kırlangıçların sırtından alıp yere koyalım,
Bulutların, çınarın, sivrisineğin, yazın ismini geri alalım,
Sevdayı yağmurun ıslak basamaklarından
Yükseltelim,
Kapıyı insana ve ışığa ve bitkiye ve böceğe açalım.

Bizim işimiz belki de,
Nilüfer çiçeği ve çağımız arasında,
Hakikat şarkısının peşinde koşmaktır.

Kaşan, Çınar Köyü, yaz H.1343

Sohrab Sepehri

Bu şiire ben bir ad koysam “Bir Politik Yanlışçının Doğru Yazılmış Savunması” olurdu. 

celladıma gülümserken çektirdiğim son resmin arkasındaki satırlar

ben ismet özel, şair, kırk yaşında.
her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar
ben yaşarken koptu tufan
ben yaşarken yeni baştan yaratıldı kainat
her şeyi gördüm içim rahat
gök yarıldı, çamura can verildi
linç edilmem için artık bütün deliller elde
kazandım nefretini fahişelerin
lanet ediyor bana bakireler de.
sözlerim var köprüleri geçirmez
kimseyi ateşten korumaz kelimelerim
kılıçsızım, saygım kalmadı buğday saplarına
uçtum ama uçuşum
radarlarla izlendi
gayret ettim ve sövdüm
bu da geçti polis kayıtlarına.

haytanın biriyim ben, bunu bilsin insanlar
ruhumun peşindedir zaptiyeler ve maliye
kara ruhlu der bana görevini aksatmayan kim varsa
laboratuvarda çalışanlara sorarsanız
ruhum sahte
evi nepal’de kalmış
slovakyalı salyangozdur ruhum
sınıfları doğrudan geçip
gerçekleri gören gençlerin gözünde.
acaba kim bilen doğrusunu? hatta ben
kıyı bucak kaçıran ben ruhumu
sanki ne anlıyorum?

ola ki
şeytana satacak kadar bile bende ondan yok.
telaş içinde kendime bir devlet sırrı beğeniyorum
çünkü bu, ruhum olmasa da saklanacak bir şeydir
devlet sırrıyla birlikte insanın
sinematografik bir hayatı olabilir
o kibar çevrelerden gizli batakhanelere
yolculuklar, lokantalar, kır gezmeleri
ve sonunda estetik bir
idam belki…
evet, evet ruhu olmak
bütün bunları sağlayamaz insana.

doğruysa bu yargı
bu sonuç
bu çıkarsama
neden peki her şeyi bulandırıyor
ertelenen bir konferans
geç kalkan bir otobüs?
milli şefin treni niçin beyaz?
ruslar neden yürüyorlar berlin’e?
ne saçma! ne budalaca!
dört incil’den yuhanna’yı
tercih edişim niye?

ben oysa
herkes gibi
herkesin ortasında
burada, bu istasyonda, bu siyah
paltolu casusun eşliğinde
en okunaklı çehremle bekliyorum
oyundan çıkmıyorum
korkuyorum sıram geçer
biletim yanar diye
önümde bir yığın açalya
bir sürü çarkıfelek
gergin çenekli cesetleriyle
önümde binlerce çiçek
korkuyorum sıra sende
sen de başla ve bitir diyecek.
yo, hayır
yapamaz bunu, yapmasın bana dünya
söyleyin
aynada iskeletini
görmeye kadar varan kaç
kaç kişi var şunun şurasında?

gelin
bir pazarlık yapalım sizinle ey insanlar!
bana kötü
bana terkettiğiniz düşünceleri verin
o vazgeçtiğiniz günler, eski yanlışlarınız
ah, ne aptalmışım dediğiniz zamanlar
onları verin, yakınmalarınızı
artık gülmeye değer bulmadığınız şakalar
ben aştım onları dediğiniz ne varsa
bunda üzülecek ne var dediğiniz neyse onlar
boşa çıkmış çabalar, bozuk niyetleriniz
içinizde kırık dökük, yoksul, yabansı
verin bana
verin taammüden işlediğiniz suçları da.

bedelinde biliyorum size çek
yazmam yakışık almaz
bunca kaybolmuş talan
parayla ölçülür mü ya?

bakın ben, birçok tuhaf
marifetimin yanısıra
ilginç ödeme yolları bulabilen biriyim
üstüme yoktur ödeme hususunda
sözün gelişi
üyesi olduğunuz dernek toplantısında
bir söyleve ne dersiniz?
bir söylev: büyük insanlık ideali hakkında!
yahut adınıza bir çekiliş düzenleyebilirim
kazanana vertigolar, nostaljiler
karasevdalar çıkar.

yapılsın adil pazarlık
yapılsın yapılacaksa
işte koydum işlemeyi düşündüğüm suçları
sizin geçmiş hatalarınız karşısına.
ne yapsam
döl saçan her rüzgarın
vebası bende kalacak
varsın bende biriksin
durgun suyun sayhası
yumuşatmayı bilen ateş
öğüt sahibi toprak
nasıl olsa geri verecek
benim kılıcımı.

Geyikli Gece

 

Hâlbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta

Herşey naylondandı o kadar

Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı

Ama geyikli geceyi bulmadan önce

Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk

 

Geyikli geceyi hep bilmelisiniz

Yeşil ve yabani uzak ormanlarda

Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan

Hepimizi vakitten kurtaracak

 

Bir yandan toprağı sürdük

Bir yandan kaybolduk

Gladyatörlerden ve dişilerden

Ve büyük şehirlerden

Gizleyerek yahut dövüşerek

Geyikli geceyi kurtardık

 

Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı

Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk

Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza

Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları

Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk

Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz

Bilir bilmez geyikli gece yüzünden

 

Geyikli gecenin arkası ağaç

Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü

Çatal boynuzlarında soğuk ay ışığı

İster istemez Aşk’ları hatırlatır

Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş

Şimdi de var biliyorum

Bir seviniyorum düşündükçe bir bilseniz

Dağlarda geyikli gecenin en güzeli…

 

Hiçbir şey umurumda değil diyorum

Aşktan ve umuttan başka

Bir anda üş kadeh ve üç yeni şarkı

Belleğimde tüylü-tüylü geyiklli gece duruyor.

 

Biliyorum gemiler götüremez

Neonlar teoriler ışıtamaz yanını yöresini

Örneğin manastırda oturur içerdik iki kişi

Ya da yatakta sevişirdik bir kadın, bir erkek

Öpüşlerimiz git-gide ısınırdı

Koltuk altlarımız git-gide tatlı gelirdi

Geyikli gecenin karanlığında…  

 

Aldatıldığımız önemli değildi yoksa

Herkesin unuttuğumu biz hatırlamasak

Gümüş semaverleri ve eski şeyleri

Salt yadsımak için sevmiyorduk

Kötüydük de ondan mı diyeceksiniz

Ne iyiydik ne kötüydük

Durumumuz başta ve sonda ayrı-ayrıysa

Başta ve sonda ayrı olduğumuzdandı…

 

Ama ne varsa geyikli gecede idi

Bir bilseniz avuçlarımız terledi heyecandan

Bir bakıyorduk akşam oluyordu kaldırımlarda

Kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında

Büyük otellerin önünde garipsiyorduk

Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte

Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız

Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk

Yahut bir adam bıçaklasak

Yahut sokaklara tükürsek

Ama en iyisi çeker giderdik

Gider geyikli geecde uyurduk

 

Geyiğin gözleri pırıl-pırıl gecede

İmdat ateşeleri gibi ürkek telâşlı

Sultan hançerleri gibi ay ışığında

Bir yanında üstüste-üstüste kayalar

Öbür yanında ben

Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım

Domino taşları ve soğuk ikindiler

Çiçekli elbiseleri ile yabancı kalabalık

Gçlgemiz tortop ayak ucumuzda

Sevnsek de sonunu biliyoruz

Borçları kefilleri bonoları unutuyorum

İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada

Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum

Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum

İyice kurulamıyorum saçlarını

Bir bardak şarabı kendim için içiyorum

Halbuki geyikli gece ormanda

Keskin mavi ve hışırtılı

Geyikli geceye içiyorum

 

Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum

 

Turgut UYAR

Başına hiçbir şey gelmeyen adamın hikayesi…

Başına hiçbir şey gelmeyen adamın hikayesi…

kahramani:

İvan Gonçarov, Oblomov, Bölüm II, Kök Yayınları, 1967, çev. Sabahattin Eyüboğlu, Erol Güney.

Penkin hemen, gerçekten çok ileri gittiğini anlayarak durdu, daha az taşkınlıkla:

-Oku da bak, dedi; değerini kendin daha iyi anlarsın.

-Hayır, dedi Oblomov, okuyamam.

-Peki ama niçin? Olay yaratacak…

idiotloji:

O: Dad, who would you save first in a house fire given the hypothetical situation that both Mum and I were equally difficult to save?


L:I’d save your mother first, so we had a better chance of working together to save you.

Birinin o rakamların hepsinin hiç sektirmeden hep var olduğundan emin olması gerekiyordu. Ben her rakam çıktığında ağzımdan, onun içinde olduğunu varsaydığım diğer küçük rakamları bir kolaçan etme isteği duyarım. Yalnız değilmişim. 


bbbbird:

Roman Opałka was a French-born Polish painter who painted numbers. In 1965 he began painting a process of counting – from one to infinity. Starting in the top left-hand corner of the canvas and finishing in the bottom right-hand corner, the tiny numbers were painted in horizontal rows. As of July 2004, he had reached 5.5 million. (via triangulation) 

Roman Opałka died on August 6, 2011.The final number he wrote was 5,607,249

Birinin o rakamların hepsinin hiç sektirmeden hep var olduğundan emin olması gerekiyordu. Ben her rakam çıktığında ağzımdan, onun içinde olduğunu varsaydığım diğer küçük rakamları bir kolaçan etme isteği duyarım. Yalnız değilmişim. 


bbbbird:

Roman Opałka was a French-born Polish painter who painted numbers. In 1965 he began painting a process of counting – from one to infinity. Starting in the top left-hand corner of the canvas and finishing in the bottom right-hand corner, the tiny numbers were painted in horizontal rows. As of July 2004, he had reached 5.5 million. (via triangulation) 

Roman Opałka died on August 6, 2011.The final number he wrote was 5,607,249

Birinin o rakamların hepsinin hiç sektirmeden hep var olduğundan emin olması gerekiyordu. Ben her rakam çıktığında ağzımdan, onun içinde olduğunu varsaydığım diğer küçük rakamları bir kolaçan etme isteği duyarım. Yalnız değilmişim. 


bbbbird:

Roman Opałka was a French-born Polish painter who painted numbers. In 1965 he began painting a process of counting – from one to infinity. Starting in the top left-hand corner of the canvas and finishing in the bottom right-hand corner, the tiny numbers were painted in horizontal rows. As of July 2004, he had reached 5.5 million. (via triangulation) 

Roman Opałka died on August 6, 2011.The final number he wrote was 5,607,249

Birinin o rakamların hepsinin hiç sektirmeden hep var olduğundan emin olması gerekiyordu. Ben her rakam çıktığında ağzımdan, onun içinde olduğunu varsaydığım diğer küçük rakamları bir kolaçan etme isteği duyarım. Yalnız değilmişim. 

bbbbird:

Roman Opałka was a French-born Polish painter who painted numbers. In 1965 he began painting a process of counting – from one to infinity. Starting in the top left-hand corner of the canvas and finishing in the bottom right-hand corner, the tiny numbers were painted in horizontal rows. As of July 2004, he had reached 5.5 million. (via triangulation

Roman Opałka died on August 6, 2011.The final number he wrote was 5,607,249

sciencecenter:

Time-lapse video of the ISS orbiting over the Earth

This is one of the coolest things I’ve seen in a while. Seriously, watch it.