İzdiham.org’da denk gelince bu şiire, buradaki tamamen keyfi ve mecburen mütevazi seçkiye girebilecek bir şiir olduğunu düşündüm. Tabi yalnızca bu kadar değil. Bu sabah ister istemez angaje olduğum sıcak politika üzerine soğuk bir tartışma sonrasında karşıma bir de bu şiir çıkınca bir yandan teselli olup bir yandan da vakti nasıl hoyrat kullandığımızı düşünerek iyiden iyiye tasalanmaya başladım. Ama olsun. Bu şiirin bir insana hakkıyla etki etmesi için o insanın temas etmesi gereken bazı hayati detaylar var. Sanırım bu gereksiz tartışmalar da bu gruba dahil edilebilir. İnsan günün sonunda tüm gücüyle kendini aklamaya ve bu büyük bir çabayla oluşturduğunu zannettiği tek kişilik beyazlığa yine kendince tatsız bir gölge düşürdüğünü düşündüğü tüm herkesi var gücüyle itibarsızlaştırmaya çalışıyor. Yine tabii kendi biçare zihninde. Bir yandan da düşüncemiz kitlelerin efsunlanmış şekilde takip ettiği ana kulvarlardan saptıkça, ister istemez bir ayrıcalıklılık hissine, farklılığın o sağaltıcı berraklığına, özgürlüğün uzama sığdıralamayacak ufkuna falan ayıyor insan. Bu şiirleri tekrar tekrar okumalı. Zahidlerin dua okuduğu gibi, kirlendiğimizi düşündükçe, kendimizden sıkıldıkça, bize kendimizi unutturan başkalarından sıkıldıkça, zaruri pozisyonlara sıkıştırıldıkça dönüp dönüp okumalı, ötekinin görünmez zincirlerini bu keskin kelimelerle usanmadan bir daha bir daha kesmeli. İlelebet bir mahpusluktan fasılalı kurtuluşlar ve mahpusluğa tekrar yakalanışlar arasında, bir tutsaklığı her seferinde daha kuşatıcı ve daha yeni bir anlama dönüştürmek için.
“Entelektüelliğin hiçbir değeri yok…
Entelektüelliğin hiçbir zaman fazla değeri olmayacak
Halkın toplu yargısına göre.
Toplama kamplarının kanı bile
Memleketimizdeki bir milyon ruhtan
Daha net bir yargı çıkartabilmeliydi.
Tüm fikirler sahte, bütün tutku yalan
Birliğini asırlar önce kaybetmiş
Tüm bilgeliğini, özgürleşmek için değil
Sadece hayatta kalmak için kullanan bir halkta.
Yüzümü göstermem
Tek başına ve çocuksu bir ses yükseltmem
Tamamen anlamsız. Korkaklık sarmış etrafımızı
Diğerlerinin zulüm altında öldüğünü görerek,
Garip bir farklılığa hapsolarak
Ölürüm ben de işte ve bu bana çok acı verir.
Tüketim, kapitalizmin tamamen yeni devrimci bir biçimi.
Hedonizmin keşfi, toplumsal düzenin artık fakirleri istemediği anlamına geliyor.
O, tüketebilecek olanları, zenginleri ister; iyi yurttaşlar değil, iyi tüketiciler.
Tüketicilik İtalya’nın tarihinde yaşadığı ilk gerçek birleşme.
Bu oldukça korkutucu.
Alternatif ne?
İntihar. Aydın intiharı diyelim…
Öte yandan bu, bir yanıyla asla kabul edemeyeceğim terörizm ve şantajın bir parçası.
Sanatçı, şair, tam da intihar etmeyen, her şeye rağmen yaşayandır.
Sanat her şeyden önce canlıdır.
Canlılığın olmadığı yerde sanat olmaz.
Aydın intiharı…
Hayır, intihar etmiyorum.
Üzgünüm.”
Pier Paolo Pasolini
ÜVERCİNKA
Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye
Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
Afrika dahil
Senin bir havan var beni asıl saran o
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
Birçok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Birlikte mısralar düşünüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o, alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajında akşamüstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
Afrika hariç değil
my sweet old etcetera
aunt lucy during the recent
war could and what
is more did tell you just
what everybody was fighting
for,
my sister
isabel created hundreds
(and
hundreds)of socks not to
mention shirts flea-proof earwarmers
etcetera wristers etcetera, my
mother hoped that
i would die etcetera
bravely of course my father used
to become hoarse talking about how it was
a privilege and if only he
could meanwhile my
self etcetera lay quietly
in the deep mud et
cetera
(dreaming,
et
cetera, of
Your smile
eyes knees and of your Etcetera)
E.E.Cummings
AHD-İ ATİK
t e k v i n
ve öyle bir yaz geçirdik Tanrının Bahçesinde
Bozuk paralarda sinemalarda gerçeklerde
I went to the mall, and a little girl called me a terrorist.
My name is Ela. I am seventeen years old. I am not Muslim, but my friend told me about her friend being discriminated against for wearing a hijab. So I decided to see the discrimination firsthand to get a better understanding of what Muslim women go through.
My friend and I pinned scarves around our heads, and then we went to the mall. Normally, vendors try to get us to buy things and ask us to sample a snack. Clerks usually ask us if we need help, tell us about sales, and smile at us. Not today. People, including vendors, clerks, and other shoppers, wouldn’t look at us. They didn’t talk to us. They acted like we didn’t exist. They didn’t want to be caught staring at us, so they didn’t look at all.
And then, in one store, a girl (who looked about four years old) asked her mom if my friend and I were terrorists. She wasn’t trying to be mean or anything. I don’t even think she could have grasped the idea of prejudice. However, her mother’s response is one I can never forgive or forget. The mother hushed her child, glared at me, and then took her daughter by the hand and led her out of the store.
All that because I put a scarf on my head. Just like that, a mother taught her little girl that being Muslim was evil. It didn’t matter that I was a nice person. All that mattered was that I looked different. That little girl may grow up and teach her children the same thing.
This experiment gave me a huge wakeup call. It lasted for only a few hours, so I can’t even begin to imagine how much prejudice Muslim girls go through every day. It reminded me of something that many people know but rarely remember: the women in hijabs are people, just like all those women out there who aren’t Muslim.
People of Tumblr, please help me spread this message. Treat Muslims, Jews, Christians, Buddhists, Hindus, Pagans, Taoists, etc., exactly the way you want to be treated, regardless of what they’re wearing or not wearing, no exceptions. Reblog this. Tell your friends. I don’t know that the world will ever totally wipe out prejudice, but we can try, one blog at a time.
Kırlardan geliyorlar ellerinde sümbülteber
elbette kırlardan kırlardan gelecekler
başka türlü nasıl güzelleşir bu akşamüstleri
söyleyin nasıl dayanılır dükkanlara depolara
bu katran kokusu başka türlü nasıl geçer
sonsuza varmadan bir önceyiz sanki
-o sayının da bir adı vardı unuttum -
her şey öyle saydam öyle madensel
kapıların kilitleri açık ve herkes uykusuz
hepsinin elinde bir saat bir sümbülteber
eskiden şaşardık bazı şeylerin yokluğuna
artık bu yokları var etmeyi usladık
ağaçları budadık omandan balıkları tuttuk denizden
hani bazı açılmaz sanılan kapıları omuzladık
çünkü herkesin elinde bir saat bir sümbülteber
hey koca dünya nasıl avucumuzdasın
nasıl da parlıyorsun ey gözleri maden
çözdüğüm bütün bulmacalardan zorludur yüreğin
elbette kırlardan gelecekler kırlardan
kırlardan gelecekler ellerinde sümbülteber
ey güzelim sümbül ve teber ey canım
gördüğüm sanki o değildi
sanki kuşlar albümünden bir maden
Turgut Uyar.
Tell all the Truth but tell it slant—
Success in Circuit lies
Too bright for our infirm Delight
The Truth’s superb surprise
As Lightening to the Children eased
With explanation kind
The Truth must dazzle gradually
Or every man be blind—
———
The Brain, within its Groove
Runs evenly—and true—
But let a Splinter swerve—
‘Twere easier for You—
To put a Current back—
When Floods have slit the Hills—
And scooped a Turnpike for Themselves—
And trodden out the Mills—
Tam bir hafta önce, birisi sana selâm söyledi. “Tabii ki söylerim selâmını,” dedim, ama arabaya binene kadar da unutmuşum. Selâmı değil, selâm söyleyen adamı. Üzülüyor da değilim hani buna. Bana kalırsa, akıllı bir koca, karısına selâm söyleyen bütün erkeklerin selâmını unutmalıdır. Çünkü ne olur ne olmaz. Hele karınız ev kadınıysa: Çarşı pazarda gördüğü
bakkalla çakkalın ve akraba çevresinin dışında, ev kadını denen talihsiz kişi zaten o bıktırıcı kocasından başka erkek de görmez hayatında. O zaman, biri ona selâm söylerse düşünür o ince kişiyi„ buna vakti de olur. Gerçekten de incedir ya bu kişiler. Eskiden böyle bir gelenek mi vardı Allahaşkına? İnce kişiler olsa olsa kimliksiz, belirsiz bir hareme saygı yollardı o güzel eski zamanlarda. Eski tramvaylar daha iyiydi. Evlenmediğimi, hiç evlenmediğimi, gazeteci olduğum için hiç evlenemeyeceğimi bilen okurlarım ilk cümleden başlayarak bir şaşırtmaca verdiğimi anlamışlardır. Kimdi bu seslendiğim “sen”? Ho-kus-pokus! Yaşlı köşe yazarınız yavaş yavaş kaybettiği hafızasından sözedecek; benimle birlikte bahçemin solan güllerini koklamaya buyurun siz de gelin, anlarsınız. Ama fazla sokulmayın, iki adım ötede durun bakalım, da çok da aman aman bir şey olmayan yazı numaramızı, hilelerimiz anlaşılmadan rahat rahat yapalım. Şöyle bir otuz yıl önce, gazeteciliğimin ilk yıllarında Beyoğlu muhabiriyken kapı kapı dolaşır haber yakalamaya çalışırdım. Pavyonlarda, esrar tüccarları, Beyoğlu gangsterleri arasında yeni bir cinayet, intiharla biten bir aşk hikâyesi var mı diye bakar, otel otel gezer, İstanbul’a ünlü bir yabancı geldi mi, ya da ünlü bir yabancı diye okurlarına sunabileceğim ilgi çekici bir Batılı
şehrimize uğradı mı diye, ayda bir, bir iki buçukluk toka ettiğim kâtiplerden kayıt defterlerini alır okurdum. O zamanlar dünya şimdiki gibi ünlülerle dolup taşmıyordu; hiçbiri gelmezdi İstanbul’a. Kendi ülkelerinde hiç tanınmadıkları halde, gazetemde ünlü diye tanıttıklarım da, gazetedeki resimlerini gördüklerinde, sonucu hep vefasızlık olan bir şaşkınlığa
kapılmışlardır. Aralarında biri, onun için gazetemde öngördüğüm şan ve şöhrete yıllar sonra gerçekten ülkesinde ulaştı da: Ünlü kadın modacısı filanca dün şehrimizdeydi, diye ben haberi geçtikten yirmi yıl sonra, gerçekten ünlü bir Fransız -ve egzistansiyalist- modacısı oldu, ama bana bir teşekkür yok; Batılı nankördü. Vasıfsız ünlüler ve yerli gangsterlerle (şimdi bunlara Mafya deniyor) uğraştığım o günlerin birinde, ilginç bir haber olabilecek ihtiyar bir eczacıyla tanıştım. Bu adam, benim şimdi çektiğim uykusuzluk ve hafıza kaybı hastalıklarının ikisine de yakalanmıştı. Bu iki hastalığın yan yana gelmesindeki korkunç yan, biriyle (uykusuzluk sonucu fazla zaman) ötekini (hafıza eksikleri) kapatacağınızı sanırken, tam tersi olmasıdır bunun: Uykusuzluk gecelerinde, tıpkı benim gibi, anıları ihtiyardan öyle bir kaçıyormuş ki, bir türlü geçmeyen zamanın ve gecenin ortasında, kimliksiz, kişiliksiz, kokusuz, renksiz bir dünyada, o zamanlar yabancı dergilerden çeviri yazılarda sözü çok edilen “Ay’ın öteki yüzünde” yapayalnız olduğunu sanıyormuş adam. İhtiyar, hastalığını benim gibi yazı yazarak tedavi edeceğine, eczanesinin laboraluvarında bir ilaç icat etmişti. Benimle birlikte, bir de, bir akşam gazetesinden esrarkeş bir muhabirin katıldığı iki kişilik (eczacıyla birlikte üç ediyorduk) basın toplantısında, kamuoyuna tanıttığı pembe renkli sıvısını şişesinden bir bardağa gösterişle doldurup doldurup içtikten sonra, gerçekten yıllardır aradığı uykusuna kavuşmuştu da. Uykusu kadar hafızasının cennet anılarına da kavuştu mu, ihtiyar eczacı hiç uyanmadığı için, bir Türk, en sonunda bir şey icat etti heyecanına kapılan kamuoyu bunu hiç öğrenemedi. Karanlık bir gün, sanırım iki gün sonra, gittiğimiz cenazesinde, hatırlamak istediği şeyin ne olduğunu düşünmüştüm hep. Hâlâ da düşünürüm: Hafızamızın, biz yaşlandıkça fazla yük taşımak istemeyen huysuz bir yük hayvanı gibi attığı ağırlıklar en sevmediği vükler midir, en
ağırlan mı, yoksa en kolay düşenler mi? İstanbul’un en güzel köşelerindeki küçük odalarda tül perdeler arasından süzülen güneş ışığının gövdelerimize nasıl vurduğunu ben unuttum. Gişedeki soluk Rum kızına âşık olarak deliren bilet karaborsacısının, hangi sinemanın kapısında çalıştığını unuttum. Gazeteniz için rüyalarınızı yorumlarken, benimle aynı rüyaları gören sevgili okuyucularımın adlarını ve onlara mektupla yolladığım esrarı çoktan unuttum. Yıllar sonra, köşe yazarınız, o kayıp zamana yeniden bakarken, geceyarısı uykusuzluk içinde tutunacak bir dal ararken, aklına İstanbul sokaklarında geçirdiği korkunç bir gün geliyor: Bir keresinde bütün gövdemi, bütün ruhumu sonuna kadar kaplayan bir öpüşme isteğine kapılmıştım. Eski sinemaların birinde, bir cumartesi öğleden sonra, belki sinemadan da eski bir Amerikan
dedektif filmini (Kızıl Fener) seyrederken pek de uzun olmayan bir öpüşme sahnesi görmüştüm. Siyah beyaz filmlerdeki Öteki öpüşme sahnelerinden farkı olmayan ve bizim sansürcüler tarafından dört saniyeden fazlası kesilmiş sıradan bir öpüşme sahnesiydi, ama nasıl oldu bilmiyorum, bir kadınla aynı şekilde, dudaklarını onun dudaklarına bastırarak, evet,
bütün gücümle bastırarak öpüşme isteği öyle bir şekilde yükseldi ki içimde, mutsuzluktan tıkanacak gibi oldum. Yirmi dört yaşındaydım, ama daha kimseyle dudaktan öpüşmemiştim. Hayır, kerhanelerde kadınlarla yatmamış değildim hiç, ama o kadınlar hiç öpüşmedikleri gibi, ben de istemezdim onların dudaklarını öpmeyi. Caddeye çıktığımda film bitmemişti; şehrin bir yerinde bir yerde, benimle öpüşmek isteyen bir kadın beni bekliyormuş gibi bir sabırsızlık ve telâş vardı üzerimde. Tünele kadar koşturur gibi yürüdüğümü, sonra gerisin geri hızla Galatasaray’a döndüğümü ve umutsuzca, karanlıkta bir şey aranır gibi, bir yüzün anısını, bir gülümseyişi, bir kadın hayâlini çıkarmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Öpüşebileceğim hiçbir tanıdık, hiçbir akraba yoktu; bir sevgili bulabilme umudu hiç yoktu; sevgilim olabilecek bir kimseyi tanımıyordum ki hiç! Sanki kalabalık şehir bomboş gibiydi. Ama, gene de, Taksim’e gelir gelmez, bir otobüse binmiş buldum kendimi. Ana tarafımdan
uzak bir akraba ailesi, babam bizi terkettiği yıllarda bize ilgi göstermişti; benden iki yaş küçük ve o zamanlar birkaç kere dokuz taş oynadığım bir kızları vardı. Bir saat sonra, ta Fındıkzade’deki evlerine varıp kapılarını çaldığımda, öpmeyi hayâl ettiğim kızın çoktan evlendiğini hatırladım. Bugün ikisi de rahmetli olan anneyle baba beni içeri buyur ettiler. Biraz şaşırmışlar, yıllar sonra neden geldiğimi anlayamamışlardı. Şundan bundan konuşarak (gazeteci olmam bile ilgilerini
çekmiyordu: Dedikoduculuk gibi aşağılık bir meslekti bu onlar için), radyodaki futbol maçını dinleyerek çay içtik, simit yedik. Akşam yemeğine de kalmamı bekliyorlardı iyi niyetle, ama birden birşeyler mırıldanarak kendimi dışarı attım. Dışarı çıktığımda, soğuk havayı hissettiğimde, öpüşme isteği bütün şiddetiyle içimde alev alev yanıyordu hâlâ: Sanki tenim buz gibi, ama etim ve kanım alevler içinde olduğu için, derin, dayanılmaz bir huzursuzluk duyuyordum. Eminönü’nden vapura binip Kadıköy’e geçtim. Mahallesindeki öpüşken bir kızın (yani evlenmeden önce öpüşen bir kızın) maceralarını anlatan
bir lise arkadaşım vardı. Fenerbahçe’ye onun evine yürürken, o kız olmasa bile, arkadaşım onun gibi başkalarını bilir, diye düşünüyordum. Arkadaşımın bir zamanlar oturduğu yerde, karanlık ahşap konaklar ve servi ağaçlarının çevresinde dört döndüm, ama evini bulamadım. Bugün çoktan hepsi yıkılmış o ahşap yapılar arasında yürürken bazı aydınlık pencerelere
bakıyor ve evlenmeden önce öpüşen kızın orada oturduğunu hayâl ediyordum. “İşte, benimle öpüşecek kız orada!” diye düşünüyordum bir pencereye bakarak. Aramızda çok bir uzaklık yoktu, bir bahçe duvarı, kapı, ahşap merdivenler, ama ulaşamıyordum ona; öpüşemiyordum; herkesin bildiği o esrarlı, tuhaf, inanılmaz ve rüya kadar yabancı ve sihirli şey, o korkutucu ve çekici şey o an ne kadar yakın ve ne kadar da uzaktı! Yeniden Avrupa yakasına dönerken, vapurda gördüğüm kadınlardan birini zorla ya da bir an bir yanlışlık olmuş gibi yaparak öpsem ne olur diye düşündüğümü hatırlıyorum, ama ince eleyip sık dokuyacak gibi olmadığım halde, çevremde öyle bir yüz- göre-miyordum. Hayatımın başka dönemlerinde de İstanbul kalabalıkları içersinde soluk alıp verirken umutsuzluk ve acıyla şehrin boş, bomboş olduğu duygusuna kapıldığım zamanlar olmuştur, ama hiçbir zaman bu duyguyu o günkü gibi şiddetle hissetmemiştim. Üzeri nemle kaplı kaldırımlarda uzun uzun yürüdüm. Bu boş, bomboş şehire istediğini elde etmek için, başka bir zaman, şan ve şöhretle gelecektim elbette. O anda ise, köşe yazarınızın annesiyle oturduğu evine gidip, zavallı Rastignac’ı Türkçe
çevirisinden anlatan Balzac’tan başka hiçbir tesellisi yoktu. Ama kitapları, o zamanlar, kendi keyfim için değil, tam bir Türk gibi, ilerde bana yararı olacak şeyler diye görev duygusuyla okurdum. İlerde yararı olacak şey ise şimdiyi hiç mi hiç kurtarmaz! Böylece, odama kapandıktan az sonra, sabırsızlık içinde dışarı çıktım. Banyonun aynasına baktığımı, insanın hiç
olmazsa kendisini öpebileceği-ni düşündüğümü, aynaya bakarken filmdeki oyuncuları gözümün önüne getirdiğimi hatırlıyorum. Zaten o oyuncuların dudakları hiç gitmiyorlardı gözümün önünden (Joan Bennett, Dan Duryca). Ama kendimi bile değil, en fazla aynayı öpecektim; dışarı çıktım. Annem, masaya oturmuş, kimbilir hangi uzak akrabanın zengin akrabasından aldığı patronlar ve şifon kumaş kesikleri arasında, bir düğün için gece elbisesi yetiştiriyordu. Ona birşeyler anlatmaya başladım. İlerde yapacağım şeyleri, başarılarımı, hayâllerimi çağrıştıran hikâyeler ve hayâller olmalıydı bunlar, ama annem kendini vererek beni dinlemiyordu. Anladım ki, ne anlatırsam anlatayım, önemli değildi; önemli olan bir cumartesi akşamı evde annemle oturup yârenlik etmemdi. Bir öfke duymaya başladım. Saçları o akşam nedense bakımlı ve taralıydı, dudaklarına belli belirsiz bir boya sürmüştü; kiremit kırmızısı rengini hâlâ hatırladığım bir dudak boyası. Annemin dudaklarına, sık sık benimkine benzetilen ağzına bakarken kalakalmışım. ”Tuhaf tuhaf ne bakıyorsun öyle bana?” dedi korkuyla. Uzun bir sessizlik oldu. Anneme doğru yürüdüm, ama iki adım sonra da durdum; bacaklarım titriyordu. Daha fazla yaklaşmadan, bütün gücümle bağırmaya başlamışım. Ne söylediğimi açık seçik hatırlayamıyorum şimdi; ama hemen, aramızda sık sık çıkan o korkunç kavgalardan biri başlamıştı. Komşular bizi dinliyor korkusu bir anda ikimizin de yüreğinden çıkmıştı. İnsanın karşısındakine her şeyi söyleyiverdiği o öfke ve özgürlük anlarından biriydi: Böyle durumlarda bir fincan kırılır ya da soba devrilivere-cekmiş gibi olur. Zorlukla kendimi evden dışarı attığımda, şifon kumaşların, makaraların ve ithal toplu iğnelerin (ilk Türk toplu iğnesi 1976’da Atlı firmasınca üretilmiştir) arasında annem ağlıyordu. Geceyarısı-na kadar şehrin sokaklarında dolaştım durdum. Süleymaniye Ca-miinin avlusuna girdim, Atatürk Köprüsünden geçtim, Beyoğlu’na çıktım. Sanki ben, ben değildim; sanki bir çeşit öfke ve intikam ruhu beni izliyordu; sanki olmam gereken kişi peşimdeydi.
Beyoğlu’nda bir muhallebiciye oturmuştum; sırf kalabalık içersinde olmak için; ama cumartesi akşamının o sonsuzluk saatini doldurmaya çalışan benim gibi biriyle göz göze gelirim diye kimseye de bakmıyordum: Benim gibi olanlar, birbirlerini hemen tanır ve küçümserler çünkü. Az sonra, bir karı-koca bana yaklaştılar. Adam birşeyler anlatmaya başladı. Anılarımın
arasındaki bu beyaz saçlı hayalet kimdi? Fenerbahçe’deki evini bir türlü bulamadığım eski arkadaşmış. Evlenmiş, Devlet Demir Yolları’nda çalışıyormuş, saçları şimdiden beyazlamış, o yılları da çok iyi hatırlıyormuş. Yıllar sonra rastladığınız eski bir arkadaşınız, yanındaki karısı ya da ahbabına, kendi geçmişini ilginç gösterebilmek için, sizi çok ilginç buluyormuş, ortak ne anılarınız, ne sırlarınız varmış gibi yaparak sizi şaşırtır ya, o da öyle yaptı bana, ama ben şaşırmadım. Yalnızca hayâli anıları daha da ilginç kılan o role, benim onun geçmişte bıraktığı sefil ve acıklı hayata hâlâ devam ettiğim oyununa girmedim.
Şekersiz, su muhallebimi kaşıklarken, çoktan evlendiğimi, çok iyi para kazandığımı, senin beni evde beklediğini, Chevrolet arabamı Taksim’e bırakıp, senin nazın üzerine buraya sana tavukgöğsü almaya geldiğimi, Nişantaşı’nda oturduğumuzu, onları arabamla yolum üzerinde bir yere bırakabileceğimi itiraf ettim: Teşekkür etti, hâlâ Fenerbahçe’de oturuyormuş çünkü. Meraklı olduğu için önce çekine çekine, sonra, senin “iyi bir aileden” olduğunu öğrenince de, iyi ailelere olan yakınlığını karısına kanıtlamak için soruşturdu: Fırsatı kaçırmadım ve seni hatırlaması gerektiğini söyledim. Memnuniyetle hatırladı. Sana derin saygılarını yolladı. Elimde tavukgöğsü paketi muhallebiciden çıkarken önce onu, sonra filmlerden öğrenilmiş kibar Batılı havasıyla karısını da öptüm. Ne tuhaf okurlarsınız siz, ne tuhaf ülke burası.
“Öpüş”, KARA KİTAP, Orhan PAMUK.
I.
Önünü alamıyorum bu kör gidişlerin yollarda
Herkes bir yere gidiyor önünü alamıyorum
Çaresiz direniyorum bu dönüm noktalarında kimse
elini uzatmıyor
Bir gürültülü yaşamağa gidiyor dünya boşalan
bir deniz gibi
Bu sesler ormanında kaybolan bir çağ bu.
Nereye gitsem hep apartmanlar çıkıyor önüme
Alıp başımı duvarlara çarpıyor bu yollar
Gidip gelmelerim bu dar sokaklarda
İnsanların koşup dolduğu bu dar yapılarda
Bir kısır döngüye girmek için bütün çabalar
Biz bunun için mi geldik.
II.
Kara ağaç gibi bağlıyım katı bir çağ bu
Her şey bir makine düzenine gidiyor
— düzen diyorlar beni çağırıyorlar —
Irmak yatağına sığınıyorum sınırlı bir çağ bu
Baktığımız her şeyde bir yalan kabuğu
Bir mercek düzenine bağlanıyor gözlerimiz.
III.
Şu zaman çıkmazında alıp beni bir altmış yaşa
bağlıyorsunuz
Doğmadan ölüme yöneldik gerisi yok diyenler var
Sınırlı yıl oyunlarına inananlar var
Sizin güveniniz bir güneş düzeninde
Ben mezarların karanlık çağına dayanıyorum
Bir ağacı büyütüyorum her yerimle
Bir ağacı uyguluyorum — her şey bir ağaç düzeninde —
Yerde gökte ve her her yerde
Dallarında ben ağacın incecik köklerinde
Boğuluyorum — bağlanıyorum —
Ben mezarların karanlık çağına dayanıyorum.
IV.
Şu dar odanın katı yalnızlığında
Ve her şeyin çıplaklığında
Durup bir pencereyi deniyorum
Gizliliğin dışına çıkıyorum
Araçların
İnsanların
Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin
İçimde yalnız ve yapraksız
Bir kavak ağacı büyüyor — Çıplak ve göğe doğru —
Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun
Bir ağlama duvarı bu.
Yatak ve yorganın kuru yalnızlığında
Ve aklın dar yalnızlığında
Şehrin ve herşeyin
Ve kalabalığın yorgunluğunda
Saçların ve parmakların
Ve gözlerin ve gecenin bu bulanık çağında
Ve aynaların sığ görünümünde
Bunalıyorum.
V.
Susmanın kalesine sığınıyorum
Önümde karanlıktan duvarlar
Sırtımda insan yüklü bir gök var.
Erdem Beyazıt
I cannot pretend to know how writing ought to be done, or what a wise critic would advise me to do with a view to improving my own writing. The most that I can do is to relate some things about my own attempts.
Until I was twenty-one, I wished to write more or less in the style of John Stuart Mill. I liked the structure of his sentences and his manner of developing a subject. I had, however, already a different ideal, derived, I suppose, from mathematics. I wished to say everything in the smallest number of words in which it could be said clearly. Perhaps, I thought, one should imitate Baedeker rather than any more literary model. I would spend hours trying to find the shortest way of saying something without ambiguity, and to this aim I was willing to sacrifice all attempts at aesthetic excellence.
At the age of twenty-one, however, I came under a new influence that of my future brother-in-law, Logan Pearsall Smith. He was at that time exclusively interested in style as opposed to matter. His gods were Flaubert and Walter Pater, and I was quite ready to believe that the way to learn how to write was to copy their technique. He gave me various simple rules, of which 1 remember only two: “Put a comma every four words”, and “never use ’and’ except at the beginning of a sentence”. His most emphatic advice was that one must always re-write. I conscientiously tried this, but found that my first draft was almost always better than my second. This discovery has saved me an immense amount of time. I do not, of course, apply it to the substance, but only to the form. When I discover an error of an important kind I re-write the whole. What I do not find is that I can improve a sentence when I am satisfied with what it means.
Very gradually I have discovered ways of writing with a minimum of worry and anxiety. When I was young each fresh piece of serious work used to seem to me for a time-perhaps a long time-to be beyond my powers. I would fret myself into a nervous state from fear that it was never going to come right. I would make one unsatisfying attempt after another, and in the end have to discard them all. At last I found that such fumbling attempts were a waste of time. It appeared that after first contemplating a book on some subject, and after giving serious preliminary attention to it, I needed a period of sub-conscious incubation which could not be hurried and was if anything impeded by deliberate thinking. Sometimes I would find, after a time, that I had made a mistake, and that I could not write. the book I had had in mind. But often I was more fortunate. Having, by a time of very intense concentration, planted the problem in my sub-consciousness, it would germinate underground until, suddenly, the solution emerged with blinding clarity, so that it only remained to write down what had appeared as if in a revelation.
The most curious example of this process, and the one which led me subsequently to rely upon it, occurred at the beginning of 1914. I had undertaken to give the Lowell Lectures at Boston, and had chosen as my subject “Our Knowledge of the External World”. Throughout 1913 I thought about this topic. In term time in my rooms at Cambridge, in vacations in a quiet inn on the upper reaches of the Thames, I concentrated with such intensity that I sometimes forgot to breath and emerged panting as from a trance. But all to no avail. To every theory that I could think of I could perceive fatal objections. At last, in despair, I went off to Rome for Christmas, hoping that a holiday would revive my flagging energy. I got back to ’Cambridge on the last day of 1913, and although my difficulties were still completely unresolved I arranged, because the remaining time was short, to dictate as best as I could to a stenographer. Next morning, as she came in at the door, I suddenly saw exactly what I had to say, and proceeded to dictate the whole book without a moment’s hesitation.
I do not want to convey an exaggerated impression. The book was very imperfect, and I now think that it contains serious errors. But it was the best that I could have done at that time, and a more leisurely method (within the time at my disposal) would almost certainly have produced something worse. Whatever may be true of other people, this is the right method for me. Flaubert and Pater, I have found, are best forgotten so far as I am concerned.
Although what I now think about how to write is not so very different from what I thought at the age of eighteen, my development has not been by any means rectilinear. There was a time, in the first years of this century, when I had more florid and rhetorical ambitions. This was the time when I wrote The Free Man’s Worship, a work of which I do not now think well. At that time I was steeped in Milton’s prose, and his rolling periods reverberated through the caverns of my mind. I cannot say that I no longer admire them, but for me to imitate them involves a certain insincerity. In fact, all imitation is dangerous. Nothing could be better in style than the Prayer Book and the Authorized Version of the Bible, but they express a way of thinking and feeling which is different from that of our time. A style is not good unless it is an intimate and almost involuntary expression of the personality of the writer, and then only if the writer’s personality is worth expressing. But although direct imitation is always to be deprecated, there is much to be gained by familiarity with good prose, especially in cultivating a sense for prose rhythm.
There are some simple maxims-not perhaps quite so simple as those which my brother-in-law Logan Pearsall Smith offered me-which I think might be commanded to writers of expository prose. First: never use a long word if a short word will do. Second: if you want to make a statement with a great many qualifications, put some of the qualifications in separate sentences. Third: do not let the beginning of your sentence lead the reader to an expectation which is contradicted by the end. Take, say, such a sentence as the following, which might occur in a work on sociology: “Human beings are completely exempt from undesirable behaviour-patterns only when certain prerequisites, not satisfied except in a small percentage of actual cases, have, through some fortuitous concourse of favourable circumstances, whether congenital or environmental, chanced to combine in producing an individual in whom many factors deviate from the norm in a socially advantageous manner”. Let us see if we can translate this sentence into English. I suggest the following: “All men are scoundrels, or at any rate almost all. The men who are not must have had unusual luck, both in their birth and in their upbringing.” This is shorter and more intelligible, and says just the same thing. But I am afraid any professor who used the second sentence instead of the first would get the sack.
This suggests a word of advice to such of my hearers as may happen to be professors. I am allowed to use plain English because everybody knows that I could use mathematical logic if I chose. Take the statement: “Some people marry their deceased wives’ sisters”. I can express this in language which only becomes intelligible after years of study, and this gives me freedom. I suggest to young professors that their first work should be written in a jargon only to be understood by the erudite few. With that behind them, they can ever after say what they have to say in a language “understanded of the people”. In these days, when our very lives are at the mercy of the professors, I cannot but think that they would deserve our gratitude if they adopted my advice.
Orada, atların yarıştığı çayırda,
Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç.
Atlılar dörtnala atlarının üstünde,
Yüreği ağızlarında arkadan bakanların:
Bizim de seyircilerimiz vardı eskiden,
Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren;
Yoldaşlık ederdik binicilerle
Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin
Kesik soluklarıyla buğulanmadan.
Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir ay,
Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını,
Duyarak yeryüzünün yeni bir hava tutturduğunu
Yeryüzü hep delikanlı çünkü,
Sonra bağıranlar çıkacak yarışlardaki gibi,
Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren,
Atını sürüp gidenlerden.
W.B.Yeats
Çeviren: Cevat Çapan
karli bir gece vakti
bir dostu uyandirmak
benim adım insanların hizasına yazılmıştır.
hergün yepyeni rüyalarla ödenebilen bir ceza bu.
keşke yağmuru çağıracak kadar güzel olmasaydım
ölüm ve acılar çatsaydı beni
düşüncem yapma çiçekler kadar gösterişli ve parlak
sözlerim ihanete varacak doğrulukta olsaydı.
anmaya gücüm yetseydi de konuşsaydım
diri-gergin kasları konuşsaydım
“kardeşler! ” deseydim “kardeşlerim! ”
“bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan
“bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan
bakın yaklaşıyor…”
yazık, şairler kadar cesur değilim
çoçukların üşüdükleri anlaşılıyor bütün yaşadıklarımdan
gövdem kuduz yarasalarla birazcık yatışıyor.
benim gövdem yıllar boyu sevmekle tarazlandı
öyle bir çalımlarla gecenin çitlerinden atlardım
bir güneş sayardım kendimi denizin karşısında
çünkü çam kokularına sürtünüp ağırlaşan ruhların
inanmazdım dosyalara sığacağına
gittikçe ışıldardım dükkanlar kararırken
hüznün o beyaz etrafına sakallarım batardı.
benim adım bilinen bütün cevapların üstüne mühürlenmiş
ellerim tütsülenmiş
evlerin yeni yıkanmış serin taşlıklarında
dirgenler, bakraçlar, tornavidalar
bende kül, bende kanat, bende gizem bırakmadılar
ve içinden bir baş ağrısı gibi çınlamaktansa
gövdem açık bir hedef kılındı belâlara.
ve bu yüzden yakışıksız oluyor
insanları hummalı baharlar olarak tanımlamak
ve bu yüzden göğsümde dakikalar
ince parmaklar halinde geziniyor
konvoylar geçiyor meşelikler arasından
bir yaprak kapatıyorum hayatımın nemli taraflarına
ölümden anlayani ciddi bir yaprak
unutulacak diyorum, iyice unutulsun
neden büyük ırmaklardan bile heyecanlıydı
karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak.
ismet özel
BİR KENTİN DIŞARDAN GÖRÜNÜŞÜ
Bütün bir gün derin suları kolladı şunun için
Bir çoban mevsimini geçirmek için saçının billûrundan
Üç kulesi altı şairi sayısız minareleri
Ve yer yer uçuklamış kıyılarıyla
Bu kent bütün bir gün. Hadi gidelim.
O senin bir türlü belleyemediğin
Kuştur. Bir türkünün hallacında dağılmış
Keçedir. Onu Doğuda nehirlerin kaynaklarına basıyorlar
Balkondur. En bencil sarmaşığa çekilidir tetiği
Lekedir. Eski Frikya üzümünden inansız menekşeden
Taştır. Bizansın yıkılışını kibirle sürdürmektedir
Çocuktur. Babasınınkine benzer annesinin yüzü
Çünkü mutlu İstanbul kadını alır erkeğinin yüzünü
Çünkü daha dün dört tarafından çekiştirilmiş utancınla
Şiirine güvenli bir barınak aramıştın
İnce parmaklarıyla
Aralamaya çalışırken kederini
Sen yitip giden aşkta
Senin kahkahanın boğumlarında
Söz temiz değil
İklim. Devrik tezgâhı güneşin
Sokaklardan kadınsı bir seccade gibi akıyor iklim
Gözlerimiz bozuluyor kanımızın gürültüsünden
Kırmızılar bitişiyor hiçbir şey kesin değil
Tenteler gökyüzüne bir folklor kazandırıyor
Yeni yapıların kemeliği ve akasya
Ve çınar. Yelesinin içinde tükenmiş bir aslan
Ve sütunlar başıbozuk devriyeleri
Ne kuşatmalar ne dostluklar pahasına
Büyük bir mutfak yaratmış bir imparatorluğun,
Yalnız sütunlar savunuyor serinliği
Saatler uzun günler kısa
Fenikelileşememek. Ben bu sözü söylüyorum
Bu sözü sana söylüyorum bir gün gerekir nasıl olsa
Serhas’ın askerlerine gümüş zincirlerle döğdürdüğü
Öbür ucuna da gittim ben bu suyun.
Buradan taa peygamberler kıyısına kadar
Büyük suları sadece karpuz soğutmada kullanıyorlar
Fatih Sultan Mehmed gemilerini karadan yürüttü ya
Deniz kaçkını bir ulusun çocuklarıyız biz o gün bugün
Toprakçıl bir çapadır Denizyollarının arması bile.
Ama dilimizde yine de en ürpertili kelime deniz
Yine de sokaklarda bir ikinci kaptan tavrı
Teneşirlerde bir tekne beğenisi
Bir kazazede takısı bulunur sarhoşların yüzlerinde
Yine de faizcinin sesindeki hasır
Yelken olmaya özeniyor
Şoför edebiyatına önsöz olarak geçse yeridir
Yeni Camii’nin caddeye dadanmış dirsekleri
Ve
Bitişiğindeki gri gökkuşağının altından
Agop’un ülkesine bir anda geçilir
Orada işte orada
Kibrit bilekli kızların anahtar burunlu sekreterlerin
Lastik mühürle para basanların eğeyle tabanca üretenlerin
Cüzamlı işhanlarının çiçekbozuğu basımevlerinin
Önlerinden dalgın dalgın yürüyorsun
Sen ki bu şehrin eski tutarsızlarındansın
Kök bitkilerin heterogüllerin Çin yakılarının arasından
Bir güz sonu duygusunu ancak bir kez duyabilecek bir sığınma eğilimini
Kuytulardan aldığın bir çiçek gibi yukarı semtlere doğru sürüklüyorsun
Sen ki
Ayı Hugo’dan zararsız Mallarmê’ye, kaçık Artaud’ya kadar
Bir şeyler okudun biraz. İyi.
İngilizlerden de saymayı öğrendin biraz. O da iyi.
Ağzında bir tatil gevezeliği
Alnında bir ayazma serinliği taşıyan
Bir kadını sevdin çok. O belki daha da iyi.
Ama ne yap biliyor musun?
Şu eski adresini değiştir artık
On yıldır bilgeliğini tüketti.
Saatler uzun, günler…
CEMAL SÜREYA (SEBER)